Likya Yolu

Ağaçlar, toprağın gökyüzüne yazdığı şiirlerdir.”
-Halil Cibran

Bir çok gezgin Likya Yolunu yürürken deneyimlerini kaleme almış, internette araştırıldığında yol gösterecek çok sayıda blog var. O yüzden “bu patikadan girdik, sağa döndük, sonra şuraya çıktık” gibi adres tarifi yapanlardan olmayacağım. Her zamanki gibi gezinin ben de yarattıklarını ve gelmek isteyenlere neler hissettirebileceğini yazacağım. Zaten istesem de çoğu detayı layıkı ile aktaramam. Saatlerce yürüdükten sonra karşımıza bir anda çıkıveren muhteşem bir deniz manzarasını veya bir kuşun ormanın derinliklerinden gelen eşsiz sesini size nasıl aktarabilirim? Ya da ormanın güneş alan bölgelerindeki yeşili ile, derinliklerindeki yeşilinin ton farkını nasıl gösterebilirim? Likya’ nın 6 şehrini birbirine bağlayan antik yollarında insan yapısı olan tek şeyin üzerinde yürüdüğümüz patika olduğunu bilmek ve o dönemde yaşadığımızı düşünerek kurduğumuz hayali de layıkı ile anlatamam.  (Gerçi bu hayal, Efe’nin yeşilliklerden geçerken Hobbit diyarında olduğumuz ,  orman yangınının olduğu bir bölgeden geçerken de orglara yaklaştığımızı söylemesi ile biraz sulandı 🙂 )

Okumaya devam et

Antalya- Runatolia 2017

‘İnsan’ olduğunuzu hatırlayın..Geriye kalan herşeyi unutsanız da olur..” – Einstein

Türkiye’de katıldığım yarışlar içinde her zaman en sevdiğim Antalya’dır. Temiz havası, iliklerinizi ısıtan sımsıcak güneşi, sezonu açma şansı veren denizi ile Antalya her zaman özeldir. Gerçi 2012 yılındaki yarışta Antalya yağmurunu iliklerime kadar ıslanarak ve her biri artık 2,5 kg gelen ayakkabılarla koşmaya çalışarak yaşamıştım ama bu koşu da benim için özel olarak kaldı, sonuçta terlemeden koşmak da bir ayrıcalık 🙂

Okumaya devam et

Güney Afrika

“Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi.” Charles Bukowski

Gittiğim bir gezi ilgili olarak ilk defa ne yazacağım konusunda sıkıntı yaşıyorum. Normalde sözcükler aklımda uçuşur ve kolayca yazıya dökerim, ama Güney Afrika buna izin vermiyor. Çok farklı bir kültür, farklı bir coğrafya, alışık olmadığımız bakış açıları, zenginliğin ve fakirliğin son noktası, tezatlarla dolu bir ülke ve el değmemiş topraklar… Öncelikle bu seyahati ikiye ayırmak lazım, okul öncesi katılıp 1900 km katettiğimiz tur programı ve tabii ki üniversite. Bir çok şirket gezisi yaptıran,bol bol şarap tadımına götürüp, eğlenceli sunumlarla  Güney Afrikayı öğreten, harika hocalarla dolu, gönüllü turizm elçileri gibi çalışanları ile mükemmel bir program sunan Stellenbosch Business School. Sayelerinde bir noktadan sonra insan zaten içgüdüsel olarak Afrikayı nasıl geliştirebilirim diye düşünmeye  başlıyor bunun için bir konsorsiyuma gerek kalmıyor.

Okumaya devam et

Boston- New York

img_0766
Massachusettes Institute of Technology- M.I.T

Hiçbir şeyden asla vazgeçme, vazgeçenler yalnızca kaybedenlerdir.” – Abraham Lincoln

Eğitimin dışında kalan Amerika izlenimlerimi okumak isterseniz  aşağı buyrun… 

Amerika girmesi zor, çıkması çok kolay bir ülke. İlk defa bir ülkeden ayrılırken bu kadar az güvenlik olduğunu gördüm. Ama girerken pasaport polisi lüzumsuz ( belki de bilerek) bir gerginlik yaratıyor.  Ben her zaman olduğu gibi bavulu kontrole sokulanlardan biriydim. Sanki gizli bir el sürekli beni işaret ediyor; ben de sürekli şimdi beni çevirecekler diye düşündükçe Murphy kanunu çalışıyor ve tabii ki ben çevriliyorum. 

Okumaya devam et

İstanbul Modern Sanat Müzesi

Hakikat yüzünden ölmeyelim diye var sanat.” Nietzsche

Konumuz İstanbul Modern Sanat Müzesi. Buranın İstanbul için ne büyük bir değer olduğunu söylememe gerek yok. Çoktandır gitmediğimiz için devam eden sergilerin ne olduğunu bile düşünmeden içeri daldık. Müzedeki en büyük sergi, ‘Sanatçı ve zamanı’ ydı. Çıkış noktası ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ” Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında ” sözüymüş. Nuri Bilge Ceylan sergiye harika iki karlı İstanbul fotoğrafı ile katılmış,

Okumaya devam et

Alaçatı

img_4174

Eskimek ne güzel… Eksilmedikçe..”  Nazım Hikmet

Alaçatı, Alaçatı olalı böyle zülum görmemiştir. Daha sezon yeni başladı sayılır ama köyün giriş çıkışı arabaların ablukası altında, minnacık  köye gelen insan sayısı yüzünden yürümek gitgide zorlaşıyor. Bu yazdıklarım  gelen tatilcilerin ortak görüşüdür, sözde şikayetçi olurlar,ama durumu yaratanlarda onlardır zaten. Ya sen dediğinizi duyar gibiyim ama ben gerçek bir şikayetçiyim :)…eskiden beri küçük bir yazlığımız olduğu için, 20 sene önce bile bu eski Rum köyünün sokaklarına, ya Kaptandan balık almak için ya da kasap için gelir, dar sokaklarında sadece köpeklerin havladığını duyardım, daracık sokaklarında yürüyen kimse olmadığı gibi köy denize de uzak olduğu için cazip değildi.  Tarlalarda enginar doluydu, elimizde bıçak,kendimiz toplayıp satın alırdık, şimdi o tarlaların yerinde taş evler yükseliyor.  O zamanlarda köyün içinde balık hali de vardı, sabahın köründe taze balık için mezata gider fiyat verirdik, Efenin kılıç balığı ile fotoğrafını  da hatırlıyorum, balık ondan büyüktü. Sonra köydeki bir teyzenin el emeği göznuru ile yemenilerden yaptığı elbisem geliyor aklıma. Hala en sevdiğim elbisedir,yanında oturup dikmesini beklemiştim. Kapının önünde oturup çekirdek çitlemek çok popülerdi o zamanlar. Şimdiyse kafelerde oturup ‘ bakın ben nerede oturuyorum ‘ pozu vermek, özellikle de yemeğini yerken tepende dolaşan ve yemeğin içine düşecek olan ahaliye hava atmak çok daha makbul!

Okumaya devam et

Maraton, Madrid ve Barcelona

Bütün sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşama sanatına katkıda bulunur.”
Bertolt Brecht

11193228_10153211795862278_3672865359562591403_nSabahın dörtbuçuğunda uyanıp kendimizi uçağa attıktan sonra uykusuz hem de çok uykusuz Madrid’e varıp, üzerine fuarda neden olduğunu uzun süre anlayamadığımız 1,5 km lik bir kuyruğa girince, otele dönüşte şöyle bir uzanayım dedim ve akşam saat yedibuçukta uyuyakalıp sabaha kadar uyanmayarak, erken saatte uyuma rekorumu kırmış oldum. Ama bu uzun süreli uyku yarıştaki derecem için çok işime yaradı. İspanyollar çok koşan bir millet,  yediden yetmişe herkes koşuyor, parkur o kadar güzeldi ki, yarışın  yavan olması pek umrumda olmadı.

Adı Rock’n Roll Madrid maratonu olunca insan sık aralıklarla rock müzik olacağını düşünüyor ama sadece finişte Rock’n Roll dinleyebildik. Kontrol noktası iki yerdeydi ancak o kadar anlamsız yerlerdeydi ki, bu yarış Türkiyede olsa kontrol noktalarını kandıracak çok insan var 🙂 ama burada herkes çok namuslu, kuzu kuzu doğru yerden koşuyorlar. 10 k boyunca sadece tek noktada su ve muzlu enerji jeli vardı. 10 k kısa mesafe sayıldığı için pek uğraşmamışlar. Tabii aynı zamanda tecrübeliler, bizdeki gibi kabuğu ile muz vermek yerine muzlu enerji jeli veriyorlar 🙂

Okumaya devam et

Atina

Atina’da dünün özeti….

img_4182

Maratonu şehrin bir ucuna,  fuarını da öbür ucuna koymuşlar. Buna rağmen fuar çok başarılıydı. Yarış kitleri hemen bulundu. Çoktandır almak istediğim Saucony marka ayakkabıları da alma fırsatı buldum. İlk günden  anladık ki Atina halkının yarısı Türkiye’den göçmüş..:) Stelyo ve Kosta adında biri Gökçeada diğeri Kurtuluş’ta doğmuş iki Yunanlı ile sohbet ettik. Gerçi tanışma faslı feci şekilde yaptığımız gaflarla başladı. Biri için  “bizi kazıklamasın ” derken,  diğeri için de ” bunlar galiba İngilizce anlamıyor ” derken “İngilizce de anlarız, Türkçe  de ! ” cevabı ile başladı :)) ve anladık ki Yunanistan’da  Türkçe konuşurken dikkat etmek gerekiyor…

Okumaya devam et

Kıyıköy

İnsan beklentisi kadar mutludur. Formül: Sıfır beklenti, sonsuz mutluluk.” – Robin Sharma

Dün Kıyıköy’de yaptığım paylaşımdan sonra ‘sahi Kıyıköy nasıl bir yer? Tavsiye edermisin ? ‘ şeklindeki sorulara cevaben aşağıdaki yazı ancak vakit bulunarak yazılmıştır.

img_4194

12 kişi +1 köpek Kıyıköy’e gittiğinde neler olur ? Bu soru, dört fil bir arabaya nasıl sığar sorusuna benziyor ama daha zor. Cevabını maceranın en başından bir örnekle açıklasam  derim ki; Saray ilçesinden başlayarak Kıyıköy’e kadar  yol boyunca sürekli Manda yoğurdu tabelaları okunarak ağızlar sulanır, sonra  mandaların yazın saatlerce çamurda nasıl yattıkları gözleri faltaşı açılmış şekilde görülünce ‘manda yoğurdu mu ıyyyyk ‘ şeklinde ağızlar büzülür.  Durum başlangıçta bu kadar vahimdi. Anında İstanbula dönmek isteyenle, acaba buralardan bir arsa alıp yerleşsek mi diyen aynı minibüsdeydi, grubun homojenliğini siz düşünün 🙂 Doğanın el değmemiş hali belki de bu çağ insanına göre değil. Kıyıköy ‘İstanbula yakın böyle bir yer kaldı mı ‘ dedirtecek kadar vahşi bir doğaya sahip. Neden vahşi dediğimi yazının sonunda daha iyi anlayacaksınız !

Okumaya devam et

Kos

Kos hakkında uzun uzadıya yazacak değilim. Aklımda,  gözümün önünde yakaladığı ahtapotu vura vura köpürterek  yumuşatan balıkçı Niko kalmış. Bir de benimle yaşıt Manolis adında bir sünger avcısı vardı,kendisi  aslen Kalimnos’lu.Sünger avcılığı ve süngerler  hakkında çok şey anlattı, dedesinin dedesi bile sünger avcısıymış, süngere denizin ciğerleri diyor ve 40 metreye daldığını söylüyor,onu dinlerken  bir anda kendi yaptığım iş gözüme pek bir anlamsız geldi. Bir aralık Adama Sponge Bob esprisi yapsam mı diye düşündüm ama işini öyle bir tutku ile ciddiyetle anlatıyordu ki vazgeçtim.

Okumaya devam et