“Yüreğinde hissedersen,mesafe yoktur.”- Richard Bach
Bilenler bilir, gezdiğim yerlerin duygusunu anlatmaya çalışırım. Nerde kaldık, ne yedik içtik yazıları bana göre değil. Birkaç yıldır çokça seyahat etmeme ve hatta yeni yerler görmeme rağmen, yazmamı gerektirecek duyguları yaşamadım.
Van, Tatvan,Doğubayazıt gezisi ise anlatılması gereken bir geziydi. İstanbul’da yaşamak bize gökyüzünü bile unutturmuş. Gökyüzünün kattığı renkler istisnasız her fotoğrafta bizi büyüledi. Sanki başka gezegenden gelmiş ve ilk defa görüyormuşuz gibi hissetmek terapi gibiydi. Geniş düzlükler, uçsuz bucaksız tepeler, uzun süre insan eli ile yapılmış herhangi bir şey görmeden Van gölünün çevresini geçtiğimiz yollarda günde nasıl 400 km yol katettiğimizi anlamadım.
Van Gölü’nün şehre kattığı görkemli güzellik Van’ı diğer doğu şehirlerinden ayıran en önemli özellik. Yöre halkının gölden bahsederken deniz demesi ne kadar da doğru diye düşündüm. Göle bakıldığında aynı denizde olduğu gibi ufuk çizgisi görülüyor. Bazı noktaları 450 metre derinlikte olan bu turkuaz mavisi sulara göl demek hakaret olur. Üstelik tuzlu da olunca alın size gerçek bir deniz.


İlk gün Bitlis’in Tatvan ilçesinin içinden geçerek Nemrut Krater Gölüne gittik. Tatvan’ın nüfusunun Bitlis merkezi geçtiğini ve daha gelişmiş olduğunu öğrenmek beni şaşırttı. İlçenin göl kıyısındaki konumu ve düzlük arazisi çok büyük avantaj. Tarih boyunca bütün gelişmiş toplumlar suya yakın olmanın avantajlarını kullanmış. Üstelik Nemrut kraterine yakın olunca bir de turistik cazibesi var. Nemrut Kalderası 2247 metre rakımda, kışın ulaşımın olmadığı, kraterin içine gizlenmiş kendine ait mikroiklimi olan, çevresinde yaban hayatının can bulduğu bir vaha. Buradan çok daha büyük olanını Tanzanya Ngorongoro’da görmüştüm. Ama gölün bilgilendirme tabelasında yüz ölçümünün sadece 12 km olduğunu ve bu gölün dünyada ikinci büyüklükte olduğunu okuyunca kafam karıştı. Aradaki farkın nereden kaynaklandığını öğrenmeden duramazdım. Ve öğrendim ki bir kratere kaldera demek için hem büyüklük hem de derinliğin yüksek olması gerekiyor. Çünkü oluşum itibarı ile magma çıkışından sonra içe doğru çok fazla çökme yaşayan volkan göllerinde su derinliği çok daha yüksek oluyor. Nemrut Kalderası da 155 metre derinliğe ulaşan bir göl olarak gerçek bir kaldera sayılıyor.


Yola devam ediyoruz, beni çok etkileyen yerlerden biri de Bitlis’in Ahlat İlçesinde yer alan Selçuklu Meydan Mezarlığı oldu. Dünyanın Orta çağ dönemine ait en büyük Türk-İslam mezarlığı olan alanda 1000 yıllık bir tarih önümüze çıktı. İngiltere’deki Stonehenge heykellerini hatırlatan 2 ila 3,5 metrelik yüzlerce mezar taşı, Selçukluların tarihe bıraktığı miraslarını gösteriyordu. Her bir mezar taşı zanaatkarların elinde zarif birer sanat eserine dönüşmüş ve bize hayatını kaybedenlere duyulan saygıyı anlatıyorlar. Mezar taşlarının üzerindeki ejderha, hayat ağacı ve geometrik motifler Orta Asya ve Anadolu arasındaki kültürel bağı da gösteren en önemli tarihi bağlantılar. Ahlat Selçuklu Mezarlığı için Orhun abidelerinin Anadolu’da yaşatılan abideleri ve Anadolu’da var olmamızın miladı benzetmeleri çok doğru.


Gelelim İnci kefaline. Bir balığa saygı duyulur mu evet duyulur 😊 İnci Kefali dünyada akıntının tersine yüzüp de yumurtalarını tatlı suya bırakmaya çalışan iki balık türünden biri. Büyük mücadele sırasında şelaleleri tırmanmak zorunda kalıyorlar, bırakın akıntının tersine yüzmenin zorluğunu, sığ akıntıda yüzlerce martının açık büfe gibi beklediği noktada zıpladıkları anda yem olan bu balıklar yine de tatlı suya ulaşıp yumurtalarını bırakıyor ve Van gölüne geri dönüyorlar. Üstelik sodalı ve tuzlu sulardan tatlı sulara geçerken yolculuk boyunca bu iki farklı su arasındaki geçişe uygun olarak akarsu ağızlarında beklerken vücutlarını su değişikliğine uyumlu hale getiriyorlar. Yumurtalar çatladığı anda yavrular da Van Gölüne dönmek üzere yolculuğa başlıyor. Peki yetişkin İnci kefalleri biliyor diyelim, yeni doğan yavrular neden tatlı suda kalmıyor ve Van Gölüne dönmek üzere yolculuğa başlıyorlar? Bunu yapmaları gerektiğini nasıl biliyorlar? Bu genetik kodlama beni hayrete düşürüyor. İnci kefalinin önünde saygıyla eğiliyorum.


Ertesi günün baş köşesinde İshak Paşa Sarayı var ama ondan önce Van kedilerine değinmemek olmaz. O kadar kar beyazı ve o kadar güzel gözlüler ki bu güzelliklerin genetik bir sendrom kaynaklandığına inanmak güç. Üstelik genelde kedilerin suyu sevmemelerine karşılık Van kedilerinin suyu sevmesi ve iyi yüzücü olmaları da onları farklılaştırıyor. Van 100. Yıl Üniversitesi içinde Van kedi ırkının korunması ve geliştirilmesi için kurulan bir merkezi ziyaret ettiğimizde kediler için su dolu bir havuz bile konduğunu gördük. Kürklerinin su tutmaması nedeni ile rahatlıkla yüzebilen Van Kedilerinin yurtdışına çıkarılması yasak. Evinize güzel bir Van kedisi almak isterseniz yirmi bin TL’yi gözden çıkarmanız gerekiyor.


Kedileri ardımızda bırakarak Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesine yola çıkıyoruz. İran sınırında yer alan, Ağrı Dağına 15 km uzaklıkta, sınır ticareti ile geçinen bu ilçeyi ben sevdim. Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle ilçenin merkezinde kocaman bir İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi heykeli var. Heykeli görmek beni mutlu etti, bütün bildirgeyi olduğu gibi okuyabilirsiniz. Ayrıca günlerden Pazar, halkın, parkın ortasındaki büyük bir projeksiyonda canlı yayınlanan futbol maçını seyrediyor oluşu sosyal anlamda spor seven ilçe halkına sempati duymamı sağladı. Son olarak ticaret pasajındaki esnaf yardımsever ve saygılıydı.
Yol boyunca Ağrı dağının zirvesini görmeyi çok istesem de maalesef her zamanki gibi bulutluydu. Ağrı dağının kutsal olduğunu düşündüm mü evet düşündüm. Büyüklüğün azameti karşısında şaşırdığım için mi bilmiyorum ama kutsal kitaplarda da adı sıkça geçen Ağrı dağını yakından görmek çok etkileyici idi. Dağa zirve yolculuğu 4 gün sürüyor ve zorluk derecesi sadece son 200 metrede artıyor. Onun dışında yazın trekking yapan ve idmanlı olan herkesin yapabileceği bir rota. Aklımın bir köşesine yapabilir miyim düşüncesi yerleşti. Gezimiz boyunca Ağrı dışında Artos, Süphan, Tendürek dağlarını da uzaktan seyerederek rotayı tamamladık. Süphan dağının zorluk derecesinin çok yüksek olduğunu da öğrendik. Yani yükseklik herşey değil.
Artos Dağı

Gelelim İshak Paşa sarayına. Öylesine muhteşem ki 1684 de başlayıp 99 yıl süren yapım aşaması boyunca sadece estetik güzellik değil mühendislik de çok ön planda tutulmuş. Sıradan bir saray değil, bir mühendislik harikası. Bulunduğu konuma bakarak uçsuz bucaksız hiçliğin içinde mücevher gibi duruyor. Dünyadaki ilk ısıtma sistemi bu sarayda kurulmuş. Sarayı yapmak için çıkarılan taşların, ilk çıkarıldıklarında yontulmaya çok müsait olup zaman geçtikçe sertleşmesi sayesinde oymalar, kabartmalar günümüze kadar taşınmış. Çetin iklim koşullarına rağmen bu sanatı dün yapılmış gibi inceledik. Sadece insanlar düşünülmemiş, saray kuşların göç bölgesinde yapıldığı için kuş evleri de yapılmış, Rus işgali sırasında sarayın altın kapısı içerdeki her türlü değerli eşya ile yağmalanmış, altın kapı bugün St. Petersburg’daki bir müzede sergileniyor. Sarayın Ağrı Dağını neden görmediği konusunda çeşitli spekülasyonlar var. Rehberimizden bir efsane dinlesek de yazılı kaynaklarda dini ve sosyolojik etkenler ki kutsal kabul edilen dağa sırtını dönerek saygısızlık etmemek, askeri strateji etkenler olarak savunma önceliği ve son olarak jeopolitik açıdan manzara yerine sınır güvenliği ve vadi geçişlerinin kontrolü olduğu söyleniyor. Tarihi geçmişini isteyen Wikipedia’dan okuyabilir.



İshak Paşa Sarayının hemen arkasında bölgenin ilk sahibi Urartuların bir kalesi var. Bir pencerenin kenarına oturup düşündüm, İshak Paşa Sarayının harem odalarından bakan kadınlar bu kaleyi seyrederek günlerini geçirmişler, acaba akıllarından neler geçti?


Bu bölgenin herkesten önceki sahibi olan Urartuların şehre bıraktığı semboller bugün halıcılıktan gümüş tasarımına kadar her alanda yoğun olarak kullanılıyor. Urartular birçok yere kalelerini yapmışlar. Günümüze kadar çıkarılmış beş yüzden fazla Urartu Çivi Yazıtı bize Urartuların ne kadar uygar bir millet olduklarını gösteriyor. Van’ın, Urartulara Tuşpa adıyla başkentlik yapmasından sonra, Asurlar, İskitler, Persler, Romalılar, Osmanlılar, şehrin yedi bin yıllık görkemli geçmişinin bir parçası olmuşlar. Yedi bin yıldan bahsediyoruz. İnsanlığın sayısız tanrıya taptığı, doğa olaylarını, dağları, rüzgarları tanrılaştırdığı dönemlerde bile Van var olmuş.
Yemek molası verdiğimiz bir anda koyunlarını, keçilerini otlatan Samet’le tanıştık.Dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu. Bu yıl 7. sınıfa geçmiş. Oraya kadar gidip de kuzu sevmemek olmaz, önce ben yakalamak istedim ama sürüyü koruyan kangalın yavaşça hareketlenmesi ile fikrimden vazgeçtim. Sevmek için rica edince en küçük yavruyu bulup bana getirdi. Etraftaki bir iki çocuk da video ve fotoğraf çekti, işin en komik kısmı çocukların koyunlarla fotoğraf çektirmemi anlayamamış olmalarıydı. Halbuki İstanbul da günde kaç defa bir keçi yavrusu sevebiliyoruz? 😊 Kucağımda keçi yavrusu ile poz verirken küçük bir harçlık vermek istedim ama harçlığı almak istemeyen bir Samet buldum karşımda. Geçmiş bayramı öne sürerek ikna ederek, zorla verdim diyebilirim. Bir yanda Samet, bir yanda İstanbul’da para almak için vicdan sömürüsü yapan çocuklar. Eğitim eşitsizliğinin en yoğun yaşandığı illerden birindeyiz ve bu çocuk hak etmediğini düşündüğü parayı almak istemediği için en büyük dersi geçti bile. Ahlak dersini…


Gezimizin son günü küçük bir tekne ile Akdamar adasına hareket ediyoruz. Adada dünyadaki tüm Ermeniler için kutsal bir ibadet yeri olan Kutsal Haç kilisesi var. M.S 915 yılında yapımına başlanan kilisenin dışı insanlığın çok yakından bildiği dini olayları simgeleyen kabartmalar var. Yunus peygamberin balığı yutmasından tutun da Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmek üzere olduğu sahne bile betimlenmiş. Bu tasvirler, kiliseyi diğerlerinden ayıran en önemli özellik. Kilisenin içindeki İncil’e ait görsel tasvirlerin çoğu tahrip olsa da hala etkileyici. 1131 yılında manastıra çevrilen ve günümüzde müze olan kilisede her yıl tek bir gün ibadet izni var ve o gün tüm dünyadan Ermeni’ler adaya akın ediyor. Ada, yabani badem ağaçları, tavşanları, kaplumbağaları ve martıları ile o kadar güzel ki gelen herkesin bütün gününü geçirmesi gerek sonra da manzaraya karşı bir yorgunluk kahvesi içmek gerekiyor.


Akdamar adasında bulunan Surp Haç Kilisesi buralardaki tek kilise değil elbette. Daha restorasyon bekleyen birçok kilise var. Onlardan biri olan Altınsaç koyunda 11. yy. da inşa edilen St. Thomas Kilisesi de keşfedilmeyi bekliyor. Turizm açısından yapılabilecek onlarca işimiz var. Dünyanın hiçbir yerinde Anadolu’ya bırakılan izler kadar değerli toprak parçası yok.
Van yolculuğumuzun son noktası eski Van şehri oldu. Urartuların başkenti Tuşpa için yapılan 1345 metre uzunluğunda 200 metre genişliğindeki kale 100 metre yüksekliğinde bir kayaya yapılmış. Kalenin eteklerine kurulan eski Van şehrinde yaşam Rusların işgali ve Ermeni isyanının olduğu 1914’e kadar devam etmiş. Selçuklu ve Osmanlı zamanından kalma birkaç yapının halen ayakta durduğu şehirde en etkileyici yapı Hüsrev Paşa Külliyesi. Külliyeler hakkında öğrendiğim en güzel şey, oda kapılarının çok alçak yapılmasının nedeniydi. Alçak kapıların öğrencilerin içeriye hocalarına duydukları saygı ile başlarını öne eğerek girmelerinin unutulmamasını sağlamak olduğunu öğrendim. Öğretmene saygıyı bu kadar yüksek bir seviyeden günümüzdeki berbat duruma nasıl taşıdık? İnsanlık teknolojik açıdan ilerlerken ahlaki açıdan geriliyorsa medeniyetten bahsetmek mümkün mü?

Bu bölgede yaşayanlara soğuğa nasıl dayanıyorsunuz diye sorulduğunda “Biz zaten ekside doğuyoruz, sıcak olduğunda bizi hastaneye kaldırıyorlar.” diye cevap veriyorlarmış. Ekside doğmak deyiminin espri olduğu kadar harika bir ironi olduğunu düşündüm. Tabii ki iklim koşulları da sosyo-ekonomik ilerleyişi çok fazla etkiliyor. Bu yöre insanı istediği kadar tarım yapamıyor üzerine terör sıkıntıları ve devletin yetersizliği eklenince tüm doğu bölgeleri gibi eşitsizlik daha fazla hissediliyor.
Son olarak kaldığımız otelde yaşadığım bir anıyı anlatarak yazıyı sonlandırmak istiyorum. Kaldığımız iki gün boyunca resepsiyondan, restorana kadar sadece erkek çalışanları görünce otelde kadın çalışmadığını düşünmüştüm. Ancak son gün asansörde bir genç hanım çalışanla denk geldik. Nasılsınız? iyi misiniz? diye sordum. Cevap verirken utangaçtı, nasıl beğendiniz mi buraları? diye o da bana sordu. “Çok beğendik” dedikten sonra asansörden inerken “bir kusurumuz olduysa af ola” dedi. Ne demek dedim, “Asıl bizim bir kusurumuz olduysa af ola!”




